Çin devleti, batı kapısında tavizsiz bir güvenlik, entegrasyon ve kontrol denklemi kurmuş durumda. Sincan, Pekin yönetimi için sadece çözülmesi gereken bölgesel bir iç güvenlik başlığı değil; 21. yüzyılda küresel güç dengelerini Avrasya lehine değiştirecek devasa bir jeopolitik kaldıraç ve vazgeçilmez bir stratejik kale hâline dönüşmüş
Çin’in Sincan Bölgesi’ne yaptığımız sekiz günlük bir yolculuğu özetlemek çok kolay değil. Orada elde ettiğim izlenimleri, mümkün olduğunca ayrıntılı ama bir o kadar da yalın anlatmam lazım. Bu nedenle izlenimlerimi üç ayrı yazıda ele alacağım. Siyasi, Ekonomik ve Kültürel içerikli üç yazıyı birer gün arayla aktaracağım.
Önce izlenimlerimin siyasi boyutunu aktarayım.
Urumçi Uluslararası Havalimanı’na uçaktan adımımı attığım ilk an, içimde gazeteciliğin o tanıdık ve kıpır kıpır heyecanı vardı. Yıllardır masa başında okuduğumuz, diplomatik krizlerin ve gazete manşetlerinin odağındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeydim. Bize aktarılanlarla gördüklerimiz ne kadar uyuşuyor veya çakışıyordu. Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın davetiyle çıktığımız bu 8 günlük seyahat, benim için; ezberleri yerinde sınayacağım, gözlerimle göreceğim ve kendi süzgecimden geçireceğim uzun bir araştırma yolculuğunun başlangıcıydı. Vakfın Başkanı Hasan Çapan ve Başkan Yardımcısı Eda Lermi de bizzat bizlerle birlikte bu seyahate katıldılar.

Önce Sincan’ın Çin açısından stratejik ve bölgesel önemini anlatayım.
Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Çin’in toplam kara yüzölçümünün yaklaşık altıda birini kaplayan devasa coğrafyasıyla Pekin yönetimi için sadece bölgesel bir idari birim değil, adeta ülkenin toprak bütünlüğü ve iç güvenlik mimarisinin kilit taşı durumunda… Sekiz farklı ülkeyle sınır komşusu olan bu kritik bölge, Çin’in Orta Asya, Doğu Avrupa ve Doğu Akdeniz’e açılan jeopolitik kapısı konumunda. Sekiz ülkenin gümrüğünün bir arada olduğu özel bir alan kurulmuş. Tüm ürünler orada gümrük işlemlerinden geçip o ülkelere aktarılıyor. Yarınki yazıda bu konuda daha fazla ayrıntı vereceğim.
Pekin’in küresel ticaret ve nüfuz projesi olan "Kuşak ve Yol" vizyonunun karasal ana koridoru tam olarak Sincan topraklarından geçiyor. Bu nedenle Çin devleti, bölgedeki etnik ve dinsel dinamikleri, ayrılıkçı eğilimleri ve güvenlik risklerini doğrudan ulusal egemenliğine yönelik birinci derece tehdit olarak görüyor. Bölgede tavizsiz bir merkezi denetim, yüksek teknolojiye dayalı kamu düzeni ve hızlı bir toplumsal entegrasyon politikası yürütüyor. Yani, Sincan’da sağlanacak sarsılmaz bir istikrar, Pekin için Batı sınırlarını emniyete almak ve iç güvenliğini garanti altına almak anlamına geliyor.

Urumçi’nin jeopolitik ağırlığı
Urumçi’deki ilk günümde, kentin geniş bulvarlarında ilerlerken etrafı büyük bir dikkatle inceledim. Masada oturan bir gazeteci olarak okuduğum raporlar ile sokaktaki fiziki gerçeklik arasındaki ilk temas anı her zaman büyüleyicidir. Kentte adım attığınız her noktada Çin merkezi yönetiminin tavizsiz istikrar anlayışını ve kamu düzeni kurma kararlılığını okuyabiliyorsunuz. Pekin’den kilometrelerce uzaktaki bu coğrafyada, yerel yönetim organlarının karar alma süreçleri doğrudan merkezin küresel vizyonuyla entegre edilmiş. Şehirdeki idari binalar, devasa kamu hizmet noktaları ve sivil altyapı, devlet otoritesinin sadece fiziki güvenlik birimleriyle değil, kurumsal ve teknolojik olarak da ne kadar köklü bir biçimde yerleştiğini gösteriyor. Sincan Uygur Özerk Bölgesinin Başkan Yardımcısı Mamtimin Kadir ve diğer yetkililerle yaptığımız sohbetlerde ve gözlemlerimde şu husus açıkça ortaya çıktı: Urumçi, Çin'in Orta Asya cumhuriyetlerine açılan diplomatik, idari ve güvenlik karargahı konumuna yükselmiş durumda. Devlet, burada hayatın akışını kesintiye uğratmadan yüksek bir kontrol ağı kurmayı başarmış.

Kaşi (Kaşgar): Tarihi özerklik…
Seyahatimizin ikinci durağı olan Kaşi’ye (Kaşgar) ulaştığımda ise havadaki koku da kentin ritmi de tamamen değişti. Tarihi İpek Yolu’nun kalbi olan Kaşi, yüzyılların biriktirdiği derin bir siyasi ve toplumsal hafızaya sahip. Kaşi Kadim Şehri’nin taze tandır ekmeği kokan, ahşap oymalı pencere kenarlarından çocukların koşuştuğu o labirent gibi sokaklarında kaybolmuşken aniden kentin ana meydanına çıktık. Gökyüzüne doğru yükselen devasa bir Mao Zedong heykeli karşımızdaydı. Heykelin önünde durup fotoğraf çektirirken şu tezat zihnime kazındı: Sokak aralarındaki o yüzlerce yıllık geleneksel Doğu yaşamı ile meydandaki devasa heykelin simgelediği merkezi ve tavizsiz devlet otoritesi burada iç içe geçmişti. Kaşi, işte bu iki dünyayı aynı anda yaşayan büyüleyici bir kentti.
Çin devlet aklının bu kadim dokuyu muhafaza ederken kenti ulusal güvenlik sistemine nasıl dâhil ettiğine tanıklık etmek sarsıcı bir deneyimdi. Kentin sokaklarında devlete ait kamu güvenlik birimlerinin, mahalle düzeyindeki muhtarlık benzeri yerel komitelerin ve dijital altyapının sağladığı yüksek denetim mekanizması hemen göze çarpıyor. Burada devlet, vatandaşın günlük yaşamına kesintisiz bir kamu hizmeti ağıyla temas ediyor. Kentteki “Geleneksel Tıp Merkezi”ne yaptığımız ziyaret etkileyiciydi. Bölgede uzun yaşam oranı çok yüksek. Bitkilerin tıp sektöründeki kullanımını ayrıntılı olarak anlattılar ve sadece nabzınıza bakarak yaşadığınız sağlık sorunlarını söyleyebiliyorlar. Burada sırtıma kupa çekerek ilk müdahaleyi de yaptılar.
Tarihi surların ve restore edilen eski mahallelerin gölgesinde yükselen idari yapı, Kaşi’nin hem kültürel kimliğini koruma hem de merkezin belirlediği ulusal güvenlik ve kalkınma parametrelerine tam uyum sağlama çabasını gözler önüne seriyor. Yerel insanlarla göz göze geldiğinizde, o sükûnetin arkasındaki düzenin ne kadar sıkı bir devlet süzgecinden geçtiğini anlıyorsunuz.

Kanlı hafızadan sosyal refaha
Sincan seyahatimizin belki de psikolojik olarak en ağır, zihnen en sarsıcı durağı terörle mücadeleye ayrılmış o müzeyi ziyaretimiz oldu. Müze, “Sincan'da Terörle ve Aşırıcılıkla Mücadele Müzesi” adını taşıyordu. ((Fighting Terrorism and Extremism in Xinjiang). Müzenin soğuk koridorlarında ilerlerken duvardaki fotoğraflara ve belgelere bakmak kolay değildi. Masum insanların, pazarda alışveriş yapan sivillerin, din adamlarının ve kamu görevlilerinin terör eylemlerinde nasıl katledildiğini gösteren yalın ve sansürsüz görseller; coğrafyanın yakın geçmişte nasıl bir kanlı cendereden geçtiğini gözler önüne seriyordu. Çin yetkililerinin anlatımları ve sergideki kronoloji incelendiğinde, bölgeyi yıllarca huzursuz eden, toplumsal barışı dinamitleyen bu saldırıların 2016 yılına kadar yoğun bir şekilde sürdüğü açıkça anlaşılıyordu. 2016 yılı ise Pekin için adeta bir milat ve radikal bir konsept değişiminin başlangıcı olmuştu.
Müze çıkışında zihnimde şu soruya cevap bulmaya çalıştım. Pekin yönetimi 2016’dan sonra bu eylemleri nasıl tek bir patlamaya dahi izin vermeyecek şekilde bıçak gibi kesti?
Sahada gördüğüm tablo şu: Çin devlet aklı, terörü sadece askeri veya polisiye tedbirlerle bastırılamayacağını görmüş. Teröre karşı şiddet yolu bir seçenek olmaktan çıkmış. Devlet, güvenlik parantezinin yanına çok daha büyük iki sacayağı yerleştirmiş: Sosyo-ekonomik kalkınma ve azınlıkların sisteme entegrasyonu.
2016 sonrasında bölgeye aktarılan trilyonca yuanlık altyapı yatırımları, en ücra köylere kadar götürülen elektrik, yol ve internet hatları, yoksulluk sınırının altındaki milyonlarca insana açılan yeni istihdam kapıları terörün beslendiği toplumsal bataklığı kurutmuş. İnsanların aş, iş ve geleceğe dair bir umut bulduğu yerde radikal söylemlerin alıcı bulması zorlaşmış. Bununla birlikte, yerel azınlıkların anayasal hakları, çift dilli eğitim imkânları ve kültürel özerklik çerçevelerinin korunarak ekonomik refahla birleştirilmesi, halkın devletle olan aidiyet bağını yeniden inşa etmiş. Sincan’da tanık olduğumuz bu dönüşüm; güvenlik, ekonomik refah ve toplumsal entegrasyonun bir arada yürütüldüğü, terörü kaynağında sönümlemeyi hedefleyen nev-i şahsına münhasır bir "Sincan Modeli" olarak karşımızda duruyor.

Kazak Özerk Yönetimi ve çok etnikli yönetim modeli
Uçağımızın konduğu ve ardından karayoluyla geçtiğimiz Yinning merkezli İli Kazak Özerk Vilayeti ise Çin’in anayasal "bölgesel etnik özerklik" sisteminin sahada nasıl işlediğini görmek açısından benzersiz bir duraktı. Gezimizin en çarpıcı hatıralarını bu bölgede elde ettim diyebilirim. Bölgedeki idari kadrolarda Kazak, Uygur, Han ve Hui etnik kökenli yetkililerin bir arada görev alması, çok etnikli bir bürokrasi modelinin uygulandığını gösteriyor. Kamu binalarındaki çift dilli tabelalardan yerel meclis yapılarına kadar, sistemin etnik temsil mekanizmalarını ön planda tuttuğu vurgulanıyor. Yerel idarecilerle yaptığımız temaslarda ve samimi sohbetlerimizde, merkezin belirlediği genel siyasi çizgiye bağlı kalmak şartıyla, yerel kültürün ve dillerin kamu alanında temsiline izin veren bu dengeli yapının, bölgedeki siyasi istikrarın temel harcı olarak görüldüğü ifade edildi. Sahada gördüğüm tablo, merkezi idarenin yerel etnik unsurları sistemin içine çekerek olası çatışma alanlarını minimize etmeye çalıştığı yönündeydi.

Yola çıkarken zihnimde taşıdığım soru işaretleriyle, 8 günün sonunda Urumçi’den ayrılırken ulaştığım kanaatler arasında derin bir saha tecrübesi yatıyor. Batı basınının masa başında şekillenen steril raporları ile saha gerçekliği arasındaki mesafe, Sincan'ın sokaklarında yürürken çok daha net biçimde belirginleşiyor. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Temsilcisi Xui Guixiang ile bir araya geldiğimizde, “Batıda söylenenlere karşı bir argümanla yanıt vereceğimize, basın mensuplarını buraya davet ederek tanıklıklarını aktarmalarını tercih ediyoruz” demişti. Aklıma onun sözleri geldi.
Çin devleti, batı kapısında tavizsiz bir güvenlik, entegrasyon ve kontrol denklemi kurmuş durumda. Sincan, Pekin yönetimi için sadece çözülmesi gereken bölgesel bir iç güvenlik başlığı değil; 21. yüzyılda küresel güç dengelerini Avrasya lehine değiştirecek devasa bir jeopolitik kaldıraç ve vazgeçilmez bir stratejik kale hâline dönüşmüş.
Yarın ekonomi ağırlıklı başka bir yazıyla Sincan izlenimlerimi aktarmaya devam edeceğim.

