Bir süre önce resmi bir davetle Çin’e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ni ziyaret ettim. Çin hükümetinin, Türkiye’deki Türkçülerin ve Türk-İslamcıların “Doğu Türkistan” olarak adlandırdığı bu bölgede yaşayan Uygurlara sistematik ayrımcılık uyguladığı iddiası, uzun yıllardır kamuoyunu meşgul ediyor.

Türkiye’de faal olan “Doğu Türkistan” örgütlenmesinin eskiye dayanan bir tarihi var: Bu grup, Soğuk Savaş yıllarında ABD ile doğrudan bağlantılı olarak çalışan anti-komünist bir şebeke şeklinde örgütlendi. Başında CIA için çalışan Özbek kökenli Ruzi Nazar ve çevresinin bulunduğu grup, ABD nezdinde “Doğu Türkistan mücadelesi”nin destek bulması için çalışmış; ABD’nin de desteğiyle Türkiye’yi bu başlıkta bir propaganda ve insan geçişi rotası haline getirmeyi amaçlayan bir dizi faaliyet yürütmüştü. Bugün hâlâ aynı şebekenin kalıntıları varlıklarını sürdürüyor.

ABD ile bağlantılarını ilk aşamada Ruzi Nazar’ın kurduğu bu grup, Batılı radyo istasyonlarının o sırada Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in parçası olan Orta Asya Türklerine yönelik anti-komünist yayıncılığına da içerik üretiyordu. Aynı grup, dünyada 1950’lerden itibaren yaygınlaştırılmaya çalışılan “esir milletler” retoriğini Türkiye gibi ülkelerde de yaymak için çalışıyordu. “Esir milletler”, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batılı emperyalist ülkelerin egemenliğine karşı yükselen anti-sömürgeci siyasetin yarattığı etkiyi anti-komünizm lehine sömürmek amacıyla geliştirilmiş bir ifadeydi. Böylece özellikle Sovyetler Birliği’nin parçası olan Orta Asya topraklarına sömürge statüsü verilmesi için uluslararası alanda propaganda yapılıyordu.

Türkiye’deki şebekenin kurduğu bağlantılar sayesinde Orta Asya’dan çıkan anti-komünist milliyetçi isimler, Batı ile -özellikle de ABD ile- temasa geçebiliyordu. ABD’ye mülteci olarak kabul edilen bu kişiler, orada “Doğu Türkistan” lehine lobi faaliyetleri yürütüyorlardı.

Yıllar önce tesadüf eseri, Washington DC’de araştırmacı olarak bulunduğum sırada bu grupla karşılaşmış; ABD’nin istihbarat ve güvenlik bürokrasisiyle bu kadar içli dışlı olup bu ilişkiye dair hiçbir rezerv taşımadan milliyetçilik edebiyatı yapılmasına şaşırmıştım. Bugünden baktığımda, bir tür “Pehlevileşme” sürecinin oradaki grup için de geçerli olduğunu görüyorum: Siyasi mülteci olarak ABD tarafından kabul edilen ve daha sonra ABD’nin kanatları altında faaliyet gösteren isimler ile onların aile bireylerinden oluşan bir yapı... Ancak Batılı ülkelerdeki kalabalık diaspora nüfusuna yönelik propaganda yapan İran monarşisinden farklı olarak, “Doğu Türkistan” grubunun Batı ülkelerinde örgütleyebileceği kalabalık bir Uygur diasporası da bulunmuyor. Dolayısıyla Uygur halkıyla organik bağlarını yitirmiş, ABD’nin verdiği destek olmasa ayakta kalamayacak bir gruptan bahsediyoruz.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Doğu Türkistan hareketi, hızla radikal İslamcı bir çizgiye kaydı ve küresel cihadın bir kolu haline geldi.

Küresel cihat hareketinin, Soğuk Savaş’ın ardından önce Balkanlarda varlığını fiziksel olarak gösterdiğini biliyoruz. Yakın dönemde ise bu hareketler arasında Uygur kolu, en acımasız yöntemleri uygulayarak insan katleden gruplardan biri olarak özellikle Suriye’de nam saldı.

Gelelim Çin’le ilgili iddialara... Resmi bir davetle gidilen ve kısıtlı bir süre kalınan bir yerde gerçeği "keşfettiğini" iddia etmek dürüst bir tavır olmaz. Sincan’da edindiğim izlenimleri Türkiye’ye döndüğümde ABD kaynaklarıyla karşılaştırmak amacıyla, Amerikan düşünce kuruluşu Council on Foreign Relations (CFR) tarafından yayımlanan kapsamlı analizleri okudum.

Bu analizler özetle; Çin yönetiminin özellikle 2014 yılından itibaren bölgede sıkı güvenlik önlemleri aldığını ve Uygur nüfusuna yönelik baskı politikaları uyguladığını ileri sürüyor. 2014 yılının bir kırılma noktası olmasının nedeni, o yıl cihatçı terörün ülke içinde kanlı eylemlere başlaması. 2014’te Yunnan’ın Kunming kentindeki bir tren istasyonunda düzenlenen toplu bıçaklı saldırı ve Sincan’ın başkenti Urumçi’deki bombalamalar gibi sivilleri hedef alan bir dizi terör saldırısı Çin hükümetini alarma geçirdi. Küresel terörizmle mücadele konsepti, ilk yıllarda ABD ile Çin hükümetleri arasında bir dereceye kadar eşgüdüm kurulmasını sağladı. Ancak ABD yönetiminin, Çin’in artan ekonomik ve teknolojik gücü ile bölgesel etkisini kendi hegemonyasına karşı bir tehdit olarak hissetmesiyle birlikte işler değişti.

CFR’nin "China’s Repression of Human Rights in Xinjiang" (Çin’in Sincan’daki İnsan Hakları İhlalleri) başlıklı, son olarak 2025 yılında güncellenen incelemesine göre, 2017’den itibaren Sincan’da farklı etnik gruplar da dahil olmak üzere 1 milyondan fazla Uygur ve diğer Müslüman azınlık gözaltına alındı. Aynı incelemede, bazı gözlemci grupların bu sayıyı 1,8 milyon olarak tahmin ettiği de belirtiliyor. Bu rakamlar verilirken kaynak gösterilen belge ise Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin Doğu Asya, Pasifik ve Uluslararası Siber Güvenlik Politikaları Alt Komitesi’nde 2018 yılında verilen bir ifade (testimony). Bu ifadenin tarihi dikkate alınacak olursa, yaklaşık bir yıl içinde 1 milyondan fazla, hatta 2 milyona ulaşan sayıda kişinin gözaltına alındığı ileri sürülüyor.

Sincan bölgesinin toplam nüfusu 26 milyon. Bu nüfusun bir kısmı Han Çinlilerinden oluşuyor. Uygur nüfusu ise yaklaşık 10 milyon. Bu nüfus içinde çocuklar ve yaşlılar da var. Basit bir matematik hesabıyla bile bu kadar büyük bir insan kitlesinin gözaltına alınmasının imkansızlığı anlaşılabilir. Her şey bir yana, böyle bir durumda ekonomik faaliyetler ve gündelik hayat sürdürülemez.

Tanrı Dağları'ndan Türkiye'ye bakmak
Tanrı Dağları'ndan Türkiye'ye bakmak
İçeriği Görüntüle

CFR’nin yayımladığı bu incelemede, Çin’in çok tartışılan ve Batılılar tarafından "toplama kampları" olarak nitelenen rehabilitasyon merkezlerinin 2017 ile 2019 yılları arasında açık kaldığı ve daha sonra çoğunluğunun kapatıldığı kabul ediliyor. Küçük bir kısmının ise tutukevlerine dönüştürüldüğü ve baskının bu kez ceza sistemi yoluyla sürdürüldüğü iddia ediliyor.

ABD’nin, Çin’in Uygurlara yönelik baskı politikalarını “soykırım” olarak niteleme tutumunu kuvvetlendirmek için olsa gerek, bu ülkedeki Holocaust Memorial Museum (Holokost Anma Müzesi) da konuyla ilgili bir rapor yayımlamış. CFR’nin de alıntıladığı bu raporu görünce, sosyal medyada hesaplarını yıllardır takip ettiğim bu kurumun Gazze soykırımına dikkat çeken tek bir açıklaması ya da paylaşımı olmadığını hatırladım.

Benim çok kısıtlı sürede gözlemleme imkanı bulduğum birkaç gelişmeyi de burada aktarmam gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi; Sincan bölgesine yapılan yatırımların artması ve son yıllarda bu bölgedeki ekonomik büyümenin Çin’in diğer bölgelerinin birkaç katına çıkmış olması. Bölgenin işsizlik oranı resmi rakamlara göre yüzde 2,5-3 civarında seyrediyor. Pek çok dükkânda ve fabrikada Han Çinlisi, Kazak ve Uygur kökenliler bir arada çalışıyor. Yanımızda devlet yetkilileri olmadan, özellikle dükkânlarda karşılaştığımız Kazaklarla ve -her ne kadar zor olsa da- Uygurlarla Türkçe anlaşabildik. Ancak bunlara "uzun sohbetler" demek elbette mümkün değil.

1955 yılından itibaren özerk bir bölge olan Sincan'da Uygur dili, Uygurların yoğun yaşadığı yerlerde ikinci resmi dil konumunda. Tabelalar Çince ve Uygurca. İki dilli gazeteler çıkarılabiliyor, televizyon kanalları Uygurca yayın yapabiliyor. Aynı durum Kazak otonom bölgesi için de geçerli. Sadece Çince eğitim veren okullar olduğu gibi, tercih edenler için Çince-Kazakça, yani iki dilli eğitim veren okullar da var. Aileler çocuklarına ana dillerinde isim verebiliyor. Çarşıda pazarda gezerken Uygurca ya da Kazakça konuşulduğunu duyabiliyorsunuz ve gençlerin de ana dillerini konuştuklarına tanık oluyorsunuz. Çince ortak dil olduğu için doğal olarak daha baskın. Çin üniversitelerine girişte ise Sincanlı öğrenciler, merkezi sınavda bölge dışındaki öğrencilerden daha düşük puan alarak üniversitelere yerleşme hakkına sahip; yani bu konuda belirgin bir pozitif ayrımcılık politikası uygulanıyor.

Belki dünyanın başka yerlerinden bölgeyi ziyaret edenler bu anlattıklarımda şaşırtıcı bir yön bulamayabilir. Ancak Kürtçenin TBMM tutanaklarında bile “bilinmeyen dil” olarak tanımlandığı bir ülkeden giden biri olarak; ana dilin eğitim dili olabilmesi ve günlük hayatın iki dilli şekilde sürdürülmesi beni şaşırttı.

Son olarak, Sincan bölgesinden Türkiye’ye tarım ürünü ihraç edildiğini, yani tükettiğimiz bazı gıdaların Uygurlar, Kazaklar ve diğer halklar tarafından bu bölgede üretildiğini öğrenince canımın sıkıldığını da itiraf etmem gerekiyor. Bu sıkıntı üretenlerle ilgili değil; bizdeki tarımsal üretimin uğradığı yıkımın boyutlarını kıyaslayarak daha iyi kavramamdan kaynaklanıyor. Velhasıl, Sincan’ın -özellikle son ekonomik atılımlar ve yoksulluğu azaltma programları sonrasında- bizim Güneydoğu bölgemizle kıyaslanması mümkün değil.

Zaten Çin’deki ve Türkiye’deki ana dil ve eğitim hakları düşünüldüğünde, makas çok belirgin biçimde Uygurların lehine açık.

Türkiye’deki “Doğu Türkistan” örgütlenmesinde yer alan Türkçü ve Türk-İslamcılar size bunları anlatır mı, pek emin değilim.