Farklılıkların bir çatışma unsuru değil, ortak bir yaşam kültürüne dönüştürüldüğü bu topraklar, Avrasya’nın en renkli, en köklü ve en dirençli insan hikâyelerini bağrında taşıyor
Farklı etnik kimliklerin kesişim noktası…
Bir coğrafyayı gerçekten anlamanın, ruhunu hissetmenin en kestirme yolu resmi bültenlerin ve protokol konuşmalarının dışına çıkmaktır. Pazar yerlerine dalmak, taze ekmek kokusunu takip etmek, çayhanelerde insanlarla göz göze gelmek ve çocukların sokaklardaki kahkahalarına kulak kabartmak gerekir. Bizzat oradaki insanlarla konuşmak gerekir.
Türkiye-Çin Dostluk Vakfı’nın davetlisi olarak adım attığım Urumçi, Kaşi ve Yinning kentleri, kültürel anlamda kâğıt üzerindeki istatistiklerden ve soğuk raporlardan çok daha canlı, rengârenk ve derin bir insan mozaiği sundu bana. Sincan, yüzyıllardır farklı etnik grupların, inançların, dillerin ve yaşam tarzlarının iç içe geçtiği; geleneksel mahalle kültürü ile modern kent yaşamının aynı sokakta yan yana ve ulu bir çınar gibi kök salarak yaşadığı devasa bir kültür havzası.
Altıgen planlı bir şehirde etnik uyum
İli Kazak Özerk Vilayeti’nin merkezi Yinning’de yer alan Altı Yıldız (Liuxingjie) mahallesine adım attığımız an, gezinin belki de en sıcak, en insanı sarmalayan atmosferiyle karşılaştık. Tele2’den arkadaşım Murat Taylan’la birlikte gruptan ayrılarak kendimizi sokağın büyüsüne bıraktık. Her köşeden, farklı bir etnik grubun müziği ve gıda ürünlerinin kokusu geliyordu.
1930’lu yıllarda Rus mimar Valentin Popov tarafından altıgen plan şemasıyla tasarlanan bu büyüleyici mahallede Kazak, Uygur, Rus, Han ve Hui gibi 14 farklı etnik grup bir arada yaşıyor. Maviye, yeşile boyanmış ahşap evlerin dizildiği sokaklarda yürürken, bir fırından yükselen taze Kazak çöreğinin kokusu, az ilerideki Uygur çayhanesinden yükselen santur ve dutar seslerine karışıyordu. Mahalledeki meşhur akordeon müzesini gezerken farklı etnik kökenlerden yetenekli müzisyenlerin yan yana oturup aynı neşeli melodiye büyük bir coşkuyla eşlik edişini izlemek, kâğıt üzerindeki "bir arada yaşama" kavramının ete kemiğe bürünmüş en somut haliydi. Akordeon grubu, farklı etnik kökenlere ait şarkıları hep birlikte söylüyor ve müziğin evrenselliğini gösteriyorlardı. Her biri ismini ve kökenini tek tek söyledi. Ve sonunda hep bir ağızdan bağırdı. “Hepimiz Çinliyiz”…
O an, müziğin ve ortak kültürün dil, din ve etnik köken tanımayan birleştirici gücünü bir kez daha yüreğimde hissettim. Murat’la boncukların satıldığı bir standın önünde durduk. Üç genç kız satıcıydı, biri Uygur, diğeri Kazak ve bir diğeri de Kırgız’dı. Firuze, Hatice ve Neriman’dı adları… Çarşıdaki esnafla çay içip sohbet ederken hissettiğim şey; komşuluk ilişkilerinin ve günlük hayatın ritminin, etnik sınırları aşan ortak bir kent kültürüne dönüştüğüydü.
Zhaosu'da "Gök Atları"nın nehirdeki dansı
İli coğrafyasında gezimizin belki de en masalsı, doğayla ve tarihle iç içe geçtiğimiz anı, bozkır kültürünün simgesi olan atların merkezine yaptığımız ziyaretti. Efsanelere konu olan, Divânu Lugāti't-Türk’te ve kadim Çin kaynaklarında "Kan Terleyen Atlar" ya da "Gök Atları" (Tianma) olarak geçen o asil İli atlarının sergilendiği özel alana vardığımızda, bizi sadece bir gösteri değil, canlı bir bozkır mirası karşıladı. Binicilerin atlarıyla adeta tek bir vücut gibi bütünleştiği şovların ardından, onlarca atın köpüren derenin sığ sularında dörtnala koşturulduğu o anı izlemek nefes kesiciydi. Suların metrelerce havaya sıçradığı, yelelerin rüzgârda dalgalandığı o anlarda, bu coğrafyada atın sadece bir binek değil, ruhu olan bir yol arkadaşı olduğunu bir kez daha hissettim.
Gösterinin sonrasında ise protokolden ve mesafe hissinden tamamen uzaklaşıp atların yanına sokulduk. Onları kendi ellerimizle havuçla beslerken, o devasa ve güçlü hayvanların gözlerindeki uysallık ve sıcaklık görülmeye değerdi. Avucumdaki havucu iştahla yerken o sıcak nefesini elimde hissetmek, insan ile hayvan arasında yüzyıllardır süregelen o kadim dostluğun en samimi özetiydi. Bu deneyim, Sincan’daki kültürel zenginliğin sadece şehirlerdeki mimariden ya da müzelerden ibaret olmadığını; bozkırın ortasında akan bir derenin şırıltısında ve bir atın kişnemesinde hâlâ dimdik ayakta durduğunu bana derinden hissettirdi.
Tanrı Dağları'nın gölgesinde…
Ve Tanrı Dağları (Tianshan)… Göğe mızrak gibi uzanan karlı zirveleri ve sisli vadileriyle sadece bir coğrafi kütle değil; Türk ve İç Asya mitolojisinin, gök tanrı inancının ve bozkır efsanelerinin yaşayan mabedi…Binlerce yıldır Gök Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi sayılan bu heybetli dağlar, bozkır insanının başı sıkıştığında sığındığı bir kale, duasını göğe ulaştırırken sırtını yasladığı kutlu bir eşik. Bulutları yaran yedi bin metrelik zirveleriyle insanı kendi küçüklüğüyle yüzleştiren Tanrı Dağları…
Rotamızı Tanrı Dağları’nın karlı zirvelerinin gölgesinde uzanan o uçsuz bucaksız yeşil yaylalara çevirdiğimizde, coğrafya bizi tüm heybetiyle kucakladı. Dağların eteklerinde sıralanan, Kazak kültürünün simgesi o geleneksel kubbeli keçe çadırlara (Yurt), müzikler eşliğinde konuk olduk. Çadırın kapısından içeri adım attığımız an bizi karşılayan taze süt çayı kokusu ve ev sahiplerimizin yüzündeki o sıcacık tebessüm, binlerce kilometrelik mesafeyi bir anda yok etti. Halılarla bezeli çadırın ortasında kurulan sofraya bağdaş kurup otururken, modern kentin gürültüsünden ve siyasetin soğuk dilinden tamamen arındığımızı hissettim. Gezi boyunca siyasetten hiç kopmayan, her gün yaptığı canlı yayınlarla nerede olursa olsun izleyicisi ile buluşan Özlem Gürses bile doğanın büyüsüne kaptırmıştı kendini... Bu anı bir fotoğrafla ölümsüzleştirdik.
Bize ikram edilen sütlü çay ve sıcak ekmekten tadıp ahşap direkteki oymaları incelerken, Tanrı Dağları'nın serin rüzgârı çadırın keçesini okşuyordu. Bin yılı aşkın süredir bu heybetli dağların koynunda sürdürülen göçebe hayatın, misafirperverliğin ve doğayla kurulan o dengeli bağın sıcaklığını ruhumun derinliklerinde hissettiğim, gezinin en unutulmaz anlarından biriydi. Hiç oradan ayrılmak istemedik.
Çok etnikli toplumsal doku…
Sekiz günlük seyahatimiz boyunca Urumçi’deki modern alışveriş merkezlerinden Yinning’in sokak lezzetleri duraklarına kadar her yerde gözlemlediğim ana unsur, toplumsal entegrasyonun gündelik hayattaki yansımalarıydı. Akşamları kurulan pazar yerlerinde Uygur lagmanı, Kazak kuzu şişi ve Han mutfağının özgün lezzetlerinin aynı masalarda paylaşılması, kültürlerin birbirine nasıl teyel bağlarıyla bağlandığını gösteriyordu. Eğitim kurumlarında ve kamu alanlarında yerel dillerin kullanımı ile ulusal dil olan Çince eğitim arasındaki denge, çok etnikli yapının sürdürülebilirliği açısından merkezin hassasiyetle durduğu bir konu. Farklı etnik kökenlerden insanların aynı mahallede, aynı pazarda, aynı düğünlerde ve aynı üretim alanlarında kurduğu doğal temas, bölgedeki sosyal dokunun en güçlü ve en dirençli harcını oluşturuyor. Yinning sokaklarında çocukların birbiriyle diller arası rahatlıkla geçiş yaparak oynaması, bu toplumsal kaynaşmanın en masum resmiydi. Yerel halkın misafirperverliği ve kendi geleneklerini yaşatma arzusu, Sincan'ın kültürel zenginliğinin en samimi teminatı.
Sincan’ı gerçekten anlamak için ne sadece dışarıdan yapılan basmakalıp ideolojik yorumlara güvenmek yeterli ne de kentin sadece modern plazalarıyla yetinmek... Gerçek, Yinning’deki Altı Yıldız çarşısının bir çayhanesinde demli çayını yudumlarken size tebessümle selam veren bir Kazak dedenin gözlerinde, Kaşi’nin ahşap oymalı penceresinden sokaktaki hayatı izleyen Uygur bir kadının yüzünde ve akşam pazarında tezgahının başında neşeyle şarkı söyleyen esnafın sesinde gizli.
Farklılıkların bir çatışma unsuru değil, ortak bir yaşam kültürüne dönüştürüldüğü bu topraklar, Avrasya’nın en renkli, en köklü ve en dirençli insan hikâyelerini bağrında taşıyor.