"Dönünce bize gerçeği anlatırsın..."
Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne gitmeden önce en çok duyduğum cümle buydu. Aslında bu cümle, nasıl bir sorumlulukla yola çıktığımızı da anlatıyordu. Çünkü dünyanın en çok tartışılan bölgelerinden birine gidiyorsunuz. Türkiye'de de yıllardır farklı yönleriyle konuşulan, hakkında sayısız haber yapılan bir coğrafya... Peki, bir haftada gerçeğin tamamını görebilir misiniz? Elbette hayır. Ama gördüklerinizi, duyduklarınızı ve size düşündürdüklerini samimiyetle anlatabilirsiniz. Ben de onu yapmaya çalışacağım.
Çin İstanbul Başkonsolosluğu, Türkiye-Çin Dostluk Vakfı ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi'nin davetiyle bir grup gazeteci olarak Urumçi, Kaşgar ve İli Kazak Özerk İli'ni ziyaret ettik. Program oldukça yoğundu. Kaşgar Eski Şehri'nden İydgah Camii'ne, Yengisar'da usta ellerden çıkan bıçaklardan Kaşgar Serbest Ticaret Pilot Bölgesi'ne, Geleneksel Çin Tıbbı Hastanesi'nden Somut Olmayan Kültürel Miras Merkezi'ne kadar birçok noktayı gezdik. Ama itiraf edeyim... Bu gezi bana en çok Çin'i değil, Türkiye'yi düşündürdü.
Sincan, Çin'in en büyük idari bölgesi. Yaklaşık 1 milyon 664 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle ülke topraklarının yaklaşık altıda birini oluşturuyor. Sekiz ülkeyle komşu. Yalnızca coğrafi değil, jeopolitik açıdan da konumu çok kritik. Çin'in Kuşak-Yol Girişimi'nin kara hattındaki en önemli geçiş noktalarından biri. Avrupa'ya uzanan demir yolu ve lojistik ağlarının önemli bir bölümü bu bölgeden geçiyor. Bu yüzden gittiğimiz hemen her toplantıda aynı kelimeleri duyduk: Üretim, lojistik, ihracat, teknoloji. Anlatılan hikâyenin merkezinde bunlar vardı.
Kaşgar Serbest Ticaret Pilot Bölgesi'ni gezerken de aynı vizyon önümüze konuldu. Çin, yalnızca üreten değil, ürettiğini dünyanın dört bir yanına ulaştıran bir sistem kurmaya çalışıyor. Bu noktada insanın aklına ister istemez Türkiye geliyor. Çünkü bizim de yıllardır konuştuğumuz Orta Koridor var. Haritaya bakıldığında, Çin'in batı sınırındaki lojistik merkezi Sincan ile Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapı olma stratejisi, küresel ticaret hatlarında aslında birbirini tamamlayan muazzam bir potansiyel. Ancak mesele sadece koridor olmak değil. O koridordan geçen ürünleri üretenlerden olabilmek.
2025 itibarıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi 52,9 milyar dolar seviyesinde. Ancak bu ticaret dengeli değil. Türkiye'nin Çin'e ihracatı yaklaşık 3,3 milyar dolar seviyesinde kalırken, Çin'den ithalatı 49,6 milyar dolara ulaşıyor. 2026'nın ilk çeyreğinde de tablo önemli ölçüde değişmiş değil. İşte bu yüzden Sincan'da dinlediğim her sunumun sonunda aklımda aynı soru oluştu: Biz neden daha fazlasını yapmayalım?
Gezi boyunca beni en çok etkileyen yer ise hiç kuşkusuz Kalajun Yaylası oldu. Tanrı Dağları'nın eteklerinde, nehrin içinden koşarak geçen atları izledim. Ve ağladım. Nedenini bugün bile tam olarak açıklayamıyorum. Belki çocukluğumdan beri dinlediğimiz "ata yurdu" hikâyeleriydi... Belki o doğanın ihtişamı... Sanırım insanın bazı duygularını kelimeler anlatamıyor. Bazı görüntüler haber değeri taşıdığı için değil, insanın içine dokunduğu için unutulmuyor. Benim hafızamda da en çok o atlar kaldı.
Bir başka unutamadığım an ise Uygur Türklerinin geleneksel Davaz gösterisiydi. Bir ipin üzerinde sergiledikleri performansı nefesimi tutarak izledim. Biz düz ayakkabıda zorlanırken, topuklularla ip üstündeler... Müzikle uyumları, vücut hâkimiyetleri, dengeleri, cesaretleri... Her hareketlerinde büyük emek... Çin'in olimpiyatlarda neden bu kadar başarılı olduğuna dair küçük de olsa bir fikir veriyor. Başarı sadece yetenekle olmuyor. Disiplinle oluyor. Emekle oluyor. Bunu o çocuklarda gördüm.
Sincan'da dikkatimi çeken başka bir ayrıntı ise temizlikti. En kalabalık meydanlarda yürüdük, çarşılara girdik, turistik alanları gezdik. Ama yere gelişigüzel atılmış çöpler neredeyse hiç görmedim. Bu ayrıntı belki küçük gelebilir. Bence değil. Bir şehir bazen kendini kaldırımlarında anlatır. Elbette Urumçi'de trafik vardı. Her şey kusursuz değildi. Binalar ürkütücü derecede yüksekti. Kentsel dönüşüm çalışmalarının sonucu. Bir nizam dahilinde ama ürkütücü, evet.
Program boyunca en çok merak edilen konu ise elbette Uygur meselesiydi. Biz de bunu doğrudan yetkililere sorduk. Uluslararası kamuoyunda dile getirilen "asimilasyon" ve "yeniden eğitim kampları" iddialarını reddediyorlar. Bu söylemlerin özellikle ABD tarafından Çin'i hedef alan siyasi bir kampanyanın parçası olduğunu savunuyorlar ve konuyu bölgedeki toplumsal uyum, ekonomik kalkınma ve farklı etnik grupların bir arada yaşamasına getiriyorlar. Bir haftalık resmî programın böylesine tartışmalı bir konuda kesin hüküm vermeye yetmeyeceği açık.
Kaşgar'da ve ziyaret ettiğimiz diğer şehirlerde tabelalarda Standart Çince karakterlerin yanı sıra Arap alfabesiyle yazılmış Uygurca ifadeler de yer alıyordu. Yetkililer banknotlarda da Uygurca yazı bulunduğuna dikkat çekti.
Sincan'da geçirdiğim günler boyunca Çin'in son kırk yıldaki dönüşümünü de düşünmeden edemedim. 1978'de başlayan reform sürecinden sonra üretimi merkeze alan bir ekonomik model inşa etmişler. Bize anlatılan ilginç örneklerden biri de çöl koşullarında balık yetiştiriciliği oldu. Çöl ile balığı aynı cümlede duyduğunuzda bile ister istemez durup düşünüyorsunuz. Demek ki mesele sadece doğal kaynak değil. Bilgi, teknoloji ve planlama...
İstanbul'a dönerken uçakta kendi kendime şunu düşündüm: Bu gezi bana Çin'i anlattı mı? Evet. Ama galiba daha çok Türkiye'yi anlattı. Çünkü her tesisin, ziyaretin, serginin sonunda, her sunumun ardından, her yatırım hikâyesini dinlediğimde zihnim aynı yere gidiyordu. Bizim de genç nüfusumuz var. Bizim de girişimcimiz var. Bizim de stratejik bir konumumuz var. O hâlde neden üretimde, teknolojide ve yüksek katma değerli ihracatta çok daha güçlü bir hikâye yazmayalım?
Tanrı Dağları'nın eteklerinden ayrılırken bavulumda birkaç küçük hatıra vardı. Ama asıl taşıdığım şey sorulardı. Belki de yolculuğun gerçek değeri insana verdiği cevaplardan öte eve dönerken zihninde bıraktığı sorularda gizlidir.